|
Su ve toprak altında bir liman kenti Al-Mina
Ey Vasi; bugün sözlerim ve hayallerim yine eskilere gidecek. Geçmişe dalacağım ve ilkçağ uygarlıklarını sana anlatmaya devam edeceğim. Ancak, şunu izah etmeme izin ver. Hep eskilerden söz etmem, geçmişe özlem duyduğum anlamına gelmez. Aksine bugünü ve yarını anlamaya yarar. Bu topraklardan gelip geçmiş uygarlıkların bıraktıkları izler bizlere çok şey anlatır. İnsanların büyük emeklerle kurdukları şehirlerden arta kalanlar, uygarlıkların da bir canlı gibi doğup geliştiklerini ve yok olduklarını en güzel şekilde ifade eder. Bu yüzden kimseye, ne bu günü yadırgamak, ne yarını özlemek, ne de geçmişi yargılamak gibi hak doğurur. Sadece, atalarımız olan eski çağ insanlarının zor ve çetin koşullarda inşa ettikleri yerleşim alanlarında, beslenen umutları, yaşanan aşkları ve yaşam mücadelesinin yüksek iradesini bize anlatır. Yarını görmek için dünü bilmemiz gerekir. Yoksa umutlarımız ve hayallerimiz bugünle sınırlı kalır ve bence bu durum, dünyamızı sınırlamaktan başka bir işe yaramaz. Hatta, bizim yaratıcı irademizin körelmesine, kendimize sahte ilahlar edinmemize neden olabilir. Bu yüzden, bütün görüş alanımız ilahlarımızın bize öğrettikleri sığ bir alandan ibaret kalır.
|
|
Samandağ biberi dedikleri...
Hatay mutfağının vazgeçilmez unsuru biberdir. Acısı ve tatlısı ile çok değişik biber çeşitleri vardır. Türkiye'nin birçok yerinde manavda veya pazarda gördüğünüz biberin acı mı tatlı mı olduğunu sorsanız yemin ederek tatlı olduğunu söylerler. Ama Hatay'da manavda veya pazarda aynı soruyu sorarsanız acı biber olduğunu özellikle söyleyeceklerdir. Zira Hatay'da biberin acısı makbuldür. Genellikle her hafta pazara giderim. Bu, bende ihtiyaçlarımı toptan alma alışkanlığı oluşturmuştur. Tezgâhta değişik değişik biberleri gördüğümde iştahım açılır. Her türlü yeşilliğe dayanamam. Özellikle biberin değişik türlerini çok severim. Süs biberine ve Samandağ biberine ayrı bir düşkünlüğüm vardır. Samandağ biberini biberlerin hası olarak görüyorum. Sulu, çıtır çıtır ve acı oluşu çok ayrı bir tat veriyor insana. Biberi çiğ olarak yediğim gibi, ateşte pişmişini ve turşusunu da yerim.
|
|
On dokuzuncu yüzyıl yemeği; Kağıt Kebabı
Antakyalılar, taş fırının önemini ve verdiği işlevi çok iyi bilirler; onun için, fırıncının iyisini arayıp dururlar. Gerçi 60 yıl öncesinde her mahallenin bir veya iki fırını vardı ve herkesin bir fırıncısı bulunurdu. Fırıncısına evde hazırladığı ekmek hamurunu pişirmeye gönderdiği gibi, evde ve ocakta pişiremediği kaytaz böreğini, orukları, külçeleri pişirmeye gönderirlerdi. Fırıncılar genelde yoksul insanlardı; yanlarında çalışanlar daha da yoksuldu. Fırıncıya gönderilen yiyeceklerden fırıncı, göz hakkı olarak pişirilen yiyecekten alma hakkına sahipti. Ancak, bazı fırıncılar verilen bu hakkı yeterli görmeyip, kimsenin ruhu duymadan yiyeceklerden aşırma yönüne giderlerdi. Bu daha çok, içinden alındığında farkına varılamayacak yemeklerdi. Bunlardan biri patlıcanlı fırın kebabı idi. Patlıcanların yanmaması için devamlı karıştırılması gereken bu yemekteki etin yarısı fırında uçup giderdi. Bu durumun evde aile kavgasına dönüştüğü vaki olmuştur. Bu, çarşı fırınlardaki yemekten aşırma olayının Antakya'mıza has olmadığını, bu muzdarip olaydan İstanbul'da yaşayanların da şikayetçi olduklarını öğreniyoruz. Şimdi sizleri 18. yüzyılın ikinci yarısına götüreyim.
|
|
İlmek ilmek aşk İğne oyası
Çok eskilere dayanan bir geçmişe sahip olan iğne oyası, son yıllarda yaşam koşullarının değişmesine paralel olarak “kaybolmaya yüz tutmuş” el sanatlarımızdan biri haline geldi. Ancak, Hatay'ın Samandağ ilçesinde ve ilçeye bağlı Vakıflı köyünde sürdürülen iğne oyası geleneği, tüm ihtişamıyla günümüze kadar gelmiştir. Yaklaşık 100 yıl önce-1915 tehcirinde- yerli Ermeni halkı, Fransız gemisi tarafından Mısır'a, Port Said'e götürülür. Dört sene Mısır'da yaşayan Ermeniler, daha sonra köylerine döner. 1939'a kadar Fransız egemenliğinde olan Hatay'ın bu tarihte Türkiye'ye katılacak olması ile bölgedeki Ermeniler sorunu yine gündeme gelir. Bir grup gitmeye karar verir. Gidenlerden bir kısmı Lübnan'daki Bekaa Vadisi'ne yerleşir. Kalanlar ise, Vakıflı'da yaşamaya devam eder. Fransızlar, 1920'de Antakya'yı işgal ettiğinde, Ermeni halkını Antakya'ya götürürler. Fransızların Antakya'yı bırakmalarının ardından, Hatay Türkiye Cumhuriyeti'ne katıldıktan sonra, Türk subayları onlara “Gitmeyin, burada kalın. Türkiye Cumhuriyeti sizi koruyacak” deyince kalırlar.
|